Uyuşamayız , yollarımız ayrı ;
Sen ciğercinin kedisi , ben sokak kedisi ;
Senin yiyeceğin kalaylı kapta ;
Benim ki aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün ben kemik.
Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.
Orhan Veli
Kedilerin sergermi aşk oldukları mevsimlerde ki nevi ihtiyacatını tatmin için elden geleni diriğ etmezdik. Kanunlarda serdi şita ile ortalık donar iken bu nermin , bu küçük mahluklar kızarlar. Damlarda sevda coşkunlukları , iştiyak vaveylası başlar.
İşte bu mevsimlerde bizim bahçe kapısının önü coşkun aşıklarla dolar . İtalyan sevdakarlarına reşkiaver olacak (serenad ) ' lar ,(senfoni ) ' ler , alafranga gırtlak nağmelerinin envaı işidilir...Meyhaneden avdette semti cananesinden geçen hovardaların naralarına benzeyen taşkınlıklar duyulur .
Hüseyin Rahmi Gürpınar
O Rüyanın Japoncası
Julie Otsuka, Guardian ’ın çok haklı
sebeplerden ötürü “kitabın elmas hali” olarak nitelediği ‘Tavan Arasındaki
Buda’da, 1900’lerin başlarında Japonya’dan Amerika’ya göç eden, Amerika
’da yaşayan müstakbel kocalarıyla profesyonel bir kurum tarafından fotoğraflar
ve mektuplar vasıtasıyla eşlenmiş, bir grup genç kadının çarpıcı hikâyesini
anlatıyor. Bu çilekeş ama kanaatkâr kadınların karaya ayak basar basmaz,
ellerinde tuttukları fotoğraflardaki yakışıklı kocalarına hiç benzemeyen yün
bereli, hırpani, siyah paltolu erkek kalabalığıyla karşılaşmalarıyla başlayan,
hayallerindekiyle yakından uzaktan alakası olmayan iç burkucu Amerika
maceralarına tanıklık ediyor. Çiftçi kocaları tarafından köle gibi
çalıştırılacak, bu uğurda gençlikleri ve güzellikleri vaktinden önce heba
olacak, Japonya
’dan kayıtsız işçi olarak ithal edilen kadınlar bunlar… Yoksullar; duvarlarına
pasta fotoğrafları kesip asan, beyazlatılmış pirinç çuvallarından perdeler
diken, ters çevirdikleri domates sandıklarından Budist dua köşeleri yapan,
hasat mevsimi bitince kasabaya gidip kendilerine hediye olarak bir şişe
Coca-Cola alan, dilini bilmedikleri bir ülkede “kova”, “paspas”, “süpürge”nin
İngilizcesini gayet iyi bilen kadınlar… Buna rağmen şikayet etmeyen, direnmeyen,
geride bıraktıkları annelerine “her şey yolunda”, “tarlalarda çalışmayı
bıraktık ve kasabada güzel bir eve taşındık”, “artık iç çamaşırı giyiyorum”,
“piyano dersleri alıyorum”, “bir yarışmada limonlu mereng tartımla birinci
oldum” diyen hüzünlü mektuplar yazan…
Otsuka’nın minimalistik dili
Kitap bir neslin kayıp sesini duyuruyor. Baştan sonra birinci tekil şahsın ağzından, “biz”li cümlelerle kaleme alınmış. Bir kadın korosu sesleniyor sanki tarihin içinden. Her bir kadının tek tek hüznünü ıskalamayan cümleleriyle kolektif bir can acısını resmediyor. Tek ortak noktası Japonya ’dan kalkan bir gemiyle Amerika’ya gelmek olan ve karaya ayak basınca hayatın başka patikalarına sapıp muhtemelen yolları bir daha kesişmeyen kadınların ortak dilini yansıtıyor. Kitap bu özelliğiyle zamanın ve mekanın ötesine geçerek, kurgusal anlamda teknik olarak başarılması epey zor bir şeyin hakkından geliyor ve bunu yaparken –her nasılsa- şiirli dilinden hiçbir şey yitirmiyor. Otsuka’nın minimalistik dili ve bir öykücü olarak maharetleri karşısında diyecek çok fazla söz yok. Hiçbir karakterin diğerinin önüne geçmediği, yine de kalabalığın kolektif tecrübesi içinde adı geçen her bir karakterin biricik hikâyesine ihanet edilmediği bir kitap ‘Tavan Arasındaki Buda’.
Otsuka’nın minimalistik dili
Kitap bir neslin kayıp sesini duyuruyor. Baştan sonra birinci tekil şahsın ağzından, “biz”li cümlelerle kaleme alınmış. Bir kadın korosu sesleniyor sanki tarihin içinden. Her bir kadının tek tek hüznünü ıskalamayan cümleleriyle kolektif bir can acısını resmediyor. Tek ortak noktası Japonya ’dan kalkan bir gemiyle Amerika’ya gelmek olan ve karaya ayak basınca hayatın başka patikalarına sapıp muhtemelen yolları bir daha kesişmeyen kadınların ortak dilini yansıtıyor. Kitap bu özelliğiyle zamanın ve mekanın ötesine geçerek, kurgusal anlamda teknik olarak başarılması epey zor bir şeyin hakkından geliyor ve bunu yaparken –her nasılsa- şiirli dilinden hiçbir şey yitirmiyor. Otsuka’nın minimalistik dili ve bir öykücü olarak maharetleri karşısında diyecek çok fazla söz yok. Hiçbir karakterin diğerinin önüne geçmediği, yine de kalabalığın kolektif tecrübesi içinde adı geçen her bir karakterin biricik hikâyesine ihanet edilmediği bir kitap ‘Tavan Arasındaki Buda’.
Kitabın konusu kendi ülkesinden kopup diline ve kültürüne ziyadesiyle yabancı olduğu bir ülkeye göç eden kadınlar olduğundan, Otsuka’nın aktardığı öykünün en baskın duygularından birinin dışlanmışlık olması şaşırtıcı değil. Yine kolektif bir ağızdan dökülen “Çoğu bizi fark etmedi bile”, “Bizi komşu olarak istemediler”, “Berberleri saçımızı kesmeyi reddetti”, “Kadınlar tramvayda onlara çok yakın durduğumuzu söyledi”, “Çocukları bize taş attı”, “Garsonlar daima en son bize servis yaptı” gibi cümleler kitapta sıklıkla karşımıza çıkıyor ve göçmen kadınların yabancılık duygusunu güçlü bir şekilde ifade ediyor.
Hikâyenin sonu bir başka kalp kırıklığı. Savaşın patlak vermesiyle Japonların yeni memleketlerinde ‘düşman’ bellenmeleri, casus olduklarından şüphelenilmeleri ve bu yüzden devlet tarafından toplumdan ayıklanmalarıyla, bir kez daha evlerinden ayrılmak zoruna kalıyor göçmen kadınlar. Bir kez daha yola çıkıyorlar. Bu sefer kocalarıyla, çocuklarıyla birlikte… Bazıları ağlayarak, bazıları histerik kahkahalar atarak. Bazıları üstünde en güzel giysileriyle, bazıları elinde ne kaldıysa onu giyerek. Bazıları vazolar dolusu taze orkideyi mutfak masasının üzerine yerleştirerek, bazısı evlerini darmadağın bırakarak. Yola çıkanlardan biri, Haruko, Amerika ’daki evine veda ederken, tavan arasının bir köşesine pirinçten minicik, gülen bir Buda bırakıyor ve -söylenen o ki- o Buda bugün bile gülmeye devam ediyor.
Melisa Kesmez
Radikal Kitap
Tavan Arasındakİ Buda
Julie Otsuka
Çeviren: Duygu Akın
Domingo Yayınevi
168 sayfa, 18 TL
Julie Otsuka
Çeviren: Duygu Akın
Domingo Yayınevi
168 sayfa, 18 TL
Aziz Nesin'in Gözünden Sanat
Mizahçıların pek hoşsohbet, güleryüzlü, şakacı olduğu
yanılsaması yalnız bizde mi yaygındır bilemiyorum. Ama tanıdığım bütün
mizahçıların alabildiğine ciddi hatta nobran olduğunu söyleyebilirim. Kuşkusuz bunların
başında Aziz Nesin gelir. (Oğuz Aral da ondan geri kalmaz, ama yeri değil).
Aziz Nesin’in olaylara nasıl acımasızca irdeleyerek yaklaştığını görmek için
onun düz yazılarını okumak yeterlidir.
Nesin Yayınevi, Aziz Nesin’in gazeteler, paneller, sempozyumlar için yazdığı, bir bölümü gazetelerde bir bölümü dosyalarda kalmış makale ve bildirilerini ‘Sanat Yazıları’ adıyla yayımladı. Kitabı yayına hazırlayan, dosyalardaki el yazısı metinleri eski yazıdan çevirenler Esin Pervane ve Salih Bora. Kitabın sonunda bir dizinle birlikte Aziz Nesin’in kendine özgü imla kuralları (yazıyla gösterilen her sayı bitişik, vb.) yer almış.
‘Sanat Yazıları’; Tiyatro Yazıları, Sinema Yazıları, Şiir Yazıları, Karikatür Yazıları, Kültür Yazıları olarak bölümlenmiş. Kitapta en geniş yer, tiyatroyu odak olan yazılara ayrılmış. Çünkü Nesin yalnız Türk tiyatrosunu irdelemiyor, kendi oyunlarını, kimi zaman oyunlarını da irdeliyor, oynanış serüvenini de anlatıyor. Bence Aziz Nesin’in asıl tutkusu tiyatro. Yazarlığının üstünde durulması, ciddiye alınması gerekli bir yanı da insan ilişkilerini mercek altına aldığı oyunlar: Tut Elimden Rovni, Bir Şey Yap Met, Çiçu...
Nesin Yayınevi, Aziz Nesin’in gazeteler, paneller, sempozyumlar için yazdığı, bir bölümü gazetelerde bir bölümü dosyalarda kalmış makale ve bildirilerini ‘Sanat Yazıları’ adıyla yayımladı. Kitabı yayına hazırlayan, dosyalardaki el yazısı metinleri eski yazıdan çevirenler Esin Pervane ve Salih Bora. Kitabın sonunda bir dizinle birlikte Aziz Nesin’in kendine özgü imla kuralları (yazıyla gösterilen her sayı bitişik, vb.) yer almış.
‘Sanat Yazıları’; Tiyatro Yazıları, Sinema Yazıları, Şiir Yazıları, Karikatür Yazıları, Kültür Yazıları olarak bölümlenmiş. Kitapta en geniş yer, tiyatroyu odak olan yazılara ayrılmış. Çünkü Nesin yalnız Türk tiyatrosunu irdelemiyor, kendi oyunlarını, kimi zaman oyunlarını da irdeliyor, oynanış serüvenini de anlatıyor. Bence Aziz Nesin’in asıl tutkusu tiyatro. Yazarlığının üstünde durulması, ciddiye alınması gerekli bir yanı da insan ilişkilerini mercek altına aldığı oyunlar: Tut Elimden Rovni, Bir Şey Yap Met, Çiçu...
Türk tiyatrosuna genel bir bakış
Aziz Nesin 1982’de Şam’da düzenlenen Asya Afrika Tiyatro Sempozyumu için kaleme aldığı “Türk Tiyatrosuna Genel Bir Bakış” başlıklı makalede “ Türkiye ’de siyasal değişimlerle her türden sanatın başlaması, sanat akımlarının ortaya çıkması ve gelişmesi arasında”ki paralellik ve bağları örnekliyor. Bunu yaparken 1839’daki Tanzimat-ı Hayriye’yle Batı/burjuva uygarlığı etkisine olduğu gibi Batı’nın sömürü alanına da girildiğini de gözden kaçırmıyor. Söz günümüzün tartışılan ödenekli tiyatrolarına uzanıyor elbet: “ Türkiye ’de ilk ödenekli tiyatro olan Darülbedayi-i Osmanî 1914 yılında kuruluyor, sonradan Darülbedayi ve çok daha sonra da İstanbul Belediyesine bağlı Şehir Tiyatrosu adını alıyor.” Aziz Nesin, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra hem ödenekli hem özel tiyatro sayısının arttığı dönemi de anlatıyor: “Türkiye 1960 yılı 27 Mayıs’ında bir siyasal değişim daha geçirdi ve sosyal devlet esasına göre yeni bir anayasa yapıldı. Bu 60’lı yıllar Türk tiyatrosunun en parlak dönemidir, İstanbul ’da Şehir Tiyatrolarının sayısı yediye ulaşmış, salt İstanbul ’da sayıları otuza varan özel tiyatrolar kurulmuş, Devlet Tiyatrosu Ankara’daki beş tiyatrosundan başka kimi illerde de tiyatrolar açmış, kısacası büyük bir tiyatro patlaması olmuştur.” Ne var ki bu dönemde de tiyatro saldırıya uğramaktadır: 1964 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Bertolt Brecht’in Sezuanın İyi insanı adlı oyunu büyük başarıyla oynanmaktayken “Komünizm propagandası yapılıyor” diyerek birtakım bağnazlar tiyatroyu basarak oyunculara saldırmışlar, camları, koltukları kırmışlar, oyunu durdurmuşlardır.”
Aziz Nesin 1980’lerdeki durumu şöyle özetliyor: “Türk tiyatrosundaki bu büyük açılım ve gelişme, 70’li yıllardan bu yana durmuş, hatta gerileme başlamıştır. Bunun pekçok siyasal ve toplumsal nedenleri vardır.
Türkiye’de tiyatronun bugünkü durumunu özetlersek: 60’lı yıllara göre seyircinin tiyatroya ilgisi çok azalmıştır. Pekçok tiyatro kapanmıştır. Buna karşılık ticari amacı ağır basan tiyatrolar, çalgılı oyun oynayan tiyatro sayısı artmıştır.” Artık ne Aziz Nesin’in 1964’te saptadığı Gençlik Tiyatroları vardır ne de 1952’de başlayan 12 yılda gelenekselleşen Uluslar Arası Tiyatro Şenlikleri. Üstelik “okulların ve sendikaların ve kimi kuruluşların amatör tiyatro çalışmaları da çok azalmıştır.”
‘Bay Sansür’ün kararı
Aziz Nesin eski kitap satıcılarından birinde üzerinde “oynanabilir” , “oynanamaz” notları ve damgalar olan piyesler bulmuş. Çoğunun sayfaları bile kesilmemiş bu kitaplar için nasıl yargı verilmiş acaba? Koklayarak mı? Yazar denetimden geçirilen kitapların pazara düşmesiyle de sansürle de alay ediyor.
Aziz Nesin, ‘Sanat Yazıları’nda sanat kurumlarının tarihçesini özetliyor. İşçi tiyatroları, sokak tiyatroları gibi uzun süredir unuttuğumuz tiyatro türlerinin hangi gereksinmeden doğduğunu da irdeliyor.
Sanata önem veren devlet adamlarının daha doğrusu sanatla uğraşan yöneticilerin başarılı olduğunu örnekliyor: “Sanatçı olan kişilerin yönetici olduklarında ne yararlı kültür işlerini başarabileceklerini gösteren, Türk tiyatro tarihinde iki örnek olay vardır. Bu örnek iki kişi, Adana valiliği yapan şair Ziya Paşa ile Bursa valiliği yapan Ahmet Vefik Paşa’dır.
1877 yılında Suriye valiliği de yapmış olan Ziya Paşa, 1887 yılında Adana valisi olunca bu kente güzel bir tiyatro yapısı kurdurmuş ve İstanbul ’dan getirttiği topluluğa burda oyunlar oynatmıştır. Kendisi de Moliere’den Tartuffe’ü koşuk (manzum) olarak çevirmiştir ki bu Türkçe ilk koşuk oyundur. (...) 1879 yılında Bursa valiliğine atanan Ahmet Vefik Paşa da Bursa’da bir tiyatro yapısı kurmuş, Moliere’in onaltı oyununu büyük başarıyla Türkçe’ye uyarlamıştır.”
Ne var ki dönemin yöneticileri, tiyatro ile ilgilenmeyi suç saymışlar: “Bu büyük kültür hizmetleri yüzünden Ahmet Vefik Paşa kovuşturmaya uğramıştır. Bu kovuşturma için düzenlenen yazanakta (raporda) gösterilen suçları şunlardır: Valiliğe atandığından bu görevden atılıncaya dek tiyatroyla uğraşmış olmak, tiyatro biletlerini il basımevinde bastırmak, valilik niteliğine yakışmayacak davranışla oyunların provalarında bulunmak.”
Bu olay tam Aziz Nesin’lik
Sanat Yazıları’nı anlatırken daha çok tiyatro yazıları üzerinde durdum. Çünkü Aziz Nesin de bu yazılarında sözü çoğunlukla tiyatroya getiriyor. Festivallerle ilgili bir yazısında kalabalıkların kültür araçlarıyla ilişki kurmadıkça bu aletlere düşman olacaklarını, onlara zarar vereceklerini açıklarken de . Halkın kendini tiyatronun, sinemanın, müzik salonunun, parkların sahibi sayması nasıl gerçekleşir? Bu soruyu hem bireylerin hem yerel yönetim yöneticilerinin kendine sorması gerekir. Yanıt elbet bu alanları kullanmasıyladır. Sokakları düzgün olmayan bir şehre tiyatroyu çok görmeden önce bu düşünülmeli.
Sözü Aziz Nesin’in yargısıyla bağlayalım: “Birey için ‘Önce ekmek mi tiyatro mu ?’ sorunu vardır. Ama toplum için böyle bir sorun yoktur. Yurttaşa, ekmek ya da tiyatrodan birine öncelik tanımadan, her ikisi birden, aynı zamanda gereklidir.”
SANAT YAZILARI
Aziz Nesin
Nesin Yayınevi
2012, 527 sayfa, 29 TL.
Radikal
Kitap - SENNUR
ÖZEL BİR KOLEKSİYONDAN "NADİR KİTAPLAR" MÜZAYEDESİ
Alif Art Antikacılık A.Ş. tarafından 6 Mayıs 2012
Pazar günü, saat 12.00'de Esma Sultan Yalısı'nda gerçekleştirilecek olan,
"Özel Bir Koleksiyondan Nadir Kitaplar Müzayedesi", Türkiye'de bugüne
kadar düzenlenen en kapsamlı antika kitap müzayedesi. 343 lotta toplam 1045
kitap, iki klasör hisse senedi ve 18 harita meraklılarının ilgisine sunulacak.
Çoğunluğu Osmanlı dönemi ile ilgili gravür ve haritalarla zenginleştirilen
tarih, sanat, kültür, seyahatname ve hatırat türündeki oryantalist kitapların
en eskisi 1543 yılından kalma ve 12 Osmanlı sultanını anlatan "Veit
Traut". Müzayedenin en nadiri ise dünyanın hiçbir kütüphanesinde örneği
bulunmayan, dört metre uzunluğundaki "Gudenus Panoraması"nın kitap
halinde özgün şekilde muhafaza edilmiş olan nüshası...
Yazarı tarafından saray için özel olarak
yaptırılan cildinde ve takdim mektubu eşliğinde son Hannover Kralına sunulan
mimari kitabı, Jüstinyen dönemi İstanbul'unu anlatan dünyada başka bir örneği
olmayan yazma kitap, Armalı Saray cildinde muhafaza edilen el yapımı İstanbul
ve Çanakkale haritaları, Zonaro'nun resimlerinden oluşan ve sadece 300 adet
basılan "Dersaadet" isimli kitap müzayedenin öne çıkan eserleridir.
Türkiye tarihinde sanat, mimari, tıp, ulaşım, ekonomi, hukuk, diplomasi,
gayrimüslimler, giyim-kuşam tarihi, yeme-içme kültürü, misyonerlik, tasavvuf,
arkeoloji, Osmanlı harem hayatı, atlas ve ansiklopediler, erotizm, halk
folkloru, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları gibi konularda yazılmış, bazıları
yazarları tarafından imzalanmış eserler gerek enderlikleri, gerekse cilt
güzellikleri ile yoğun talep görecek ve büyük çekişmelere sahne olacaktır.
Müzayedeye giren tüm eserleri içeren kataloga www.alifart.com adresinden ulaşılabilir.
Kitap meraklıları müzayedeye herhangi bir ücret
ödemeden katılabilecek ve kişisel bilgilerini kayıt masasına kayıt ettirdikten
sonra alacakları bayraklarla pey arttırımında bulunabilecekler.
Çevirinin Önemi
‘Kendine Ait Bir Oda’ beş-altı yıl sonra 90 yaşında olacak. Virginia Woolf bu eserinin çekirdeğini, 1928 yılında Cambridge Üniversitesi’nde bir konuşma olarak var etmiş. ‘Kendine Ait Bir Oda’ yayımlandığı günden beri ilgi devşirmeye devam ediyor.
‘Kendine Ait Bir Oda’yı bu kez İlknur Özdemir çevirmiş dilimize; Türkçe açısından kusursuz bir çeviri, hayranlık duyarak okuyorum.
Öyle anlaşılıyor ki, Kırmızı Kedi Yayınevi Virginia Woolf külliyatına yol almakta. İlknur Özdemir, ‘Mrs Dalloway’i de Kırmızı Kedi için çevirmişti. Biraz ürkmüştüm. Çünkü bu eşsiz romanı Tomris Uyar’ın çevirisinden okumuştum. Sonra, Özdemir’in çevirisini okumaya başlayınca, daha ilk cümlede önemli bir ayrım çıktı karşıma. Bütün romanın anlatımını değiştirebilecek bir ayrım. Bence tartışılmaya değer.
‘Kendine Ait Bir Oda’yı yıllar önce başka bir çeviriden okumuş, pek tadına varamamış, bulanık sularda gezinmiştim. Şimdiyse eser pırıl pırıl görünüyor, dupduru, alabildiğine açık seçik. Bir kez daha ‘çevirinin önemi’ karşımıza çıkıyor.
Ama bambaşka bir sorun da karşıma çıktı. Kadının edebiyatla, yazıyla çiziyle özgürce uğraşmasını dileyen Virginia Woolf, bir ara şöyle diyor:
“Sizlere ancak önemsiz sayılacak bir hususta fikir verebilirdim – bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.”
1928’e varan süreçte, kadın kurmaca yazarlarının çileli yaşamlarını, sarp yollarını söylüyor bir bakıma. Bense yakın dönem edebiyatımızın, Türk edebiyatının çilekeşlerini düşündüm. Kadınların yanı sıra erkekler. Hatta erkek yazarlar sayıca daha kalabalık. Üstelik yıllar 1928 falan değil, 70’lere, 80’lere uzanıyor. Bugüne uzanıyor.
‘Handan’ 1912 tarihlidir. O çağda bir kadın yazarın kaleminden çıktığına inanılamayacak kadar cesur bir roman. Ufak tefek skandallar kopmuş ama, Halide Edib Hanım yolunda yürüyüp gitmiş. Pek parası yokmuş, ne var ki kendine ait bir odası olduğunu anılarından, ‘Mor Salkımlı Ev’den öğreniyoruz.
Çeyrek yüzyıl sonra Kemal Tahir, Orhan Kemal , A. Kadir, adsız sansız ötekiler, hiçbirinin parası yok, kendilerine ait odaları yok, cezaevindeler.
Tanıdığım şairler, hikâyeciler, bir ikisi dışında romancılar bir ömür boyu edebiyatla geçim sağlayamadılar. Behçet Necatigil öğretmendi. Edip Cansever babadan kalma antikacılığı sürdürüyordu. Vedat Günyol, Rauf Mutluay öğretmenim oldular. Kemal Tair ‘Devlet Ana’ya kadar takma adla romanları, hatta Mayk Hammer’ler yazdı. Dağlarca’nın kitabevi vardı. Oktay Rifat Devlet Demiryolları’nda avukattı. Örnekleri istediğinizce çoğaltabilirim. Demek, coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre koşullar adamakıllı değişiyor.
Virginia Woolf yazmak dediğimiz edimin ıcığını cıcığını deşiyor. Başarıya giden yolda, yazarın, hiç değilse geçinecek kadar para kazanmasını zorunlu görüyor. Sonra tabii kendine ait bir oda. Brontë Kardeşler’in serüvenini deşerken bu soydan kaygıları büsbütün gözler önüne seriliyor:
“(...) hem de bu kadınlar, o saygıdeğer evde bütün ailenin oturduğu odada, ‘Uğultulu Tepeler’ ya da ‘Jane Eyre’i yazmak için her seferinde birkaç tabakadan fazla kâğıt alamayacak kadar yoksuldular.”
77. sayfadan alıntı. Bu kez de yazmak nasıl engelleneez bir dürtüdür diye düşündüm, durdurulamaz, frenlenemez.
Emily Brontë ‘Uğultulu Tepeler’in ne kadar çok sevildiğini hiçbir zaman göremedi. Belki bu sevgiyi düşlemedi bile. Ama yazdı.
Virginia Woolf’a gelince, çıldırıya varan bunalımlara rağmen yazdı. Daha güvençli, özgüvenli olduğu halde, yazdıklarından hep endişe duydu. Yirminci yüzyılın en büyük romancılarından biri bugün. Büyüklüğün pahasını canına kıyışla ödedi.
İlknur Özdemir’in çevirisinden ‘Kendine Ait Bir Oda’yı mutlaka okuyun. ‘Gerçek’ yazarlığın hangi sancılardan geçtiğine tanık olacaksınız.
Selim İleri
Radikal Kitap
‘Kendine Ait Bir Oda’yı bu kez İlknur Özdemir çevirmiş dilimize; Türkçe açısından kusursuz bir çeviri, hayranlık duyarak okuyorum.
Öyle anlaşılıyor ki, Kırmızı Kedi Yayınevi Virginia Woolf külliyatına yol almakta. İlknur Özdemir, ‘Mrs Dalloway’i de Kırmızı Kedi için çevirmişti. Biraz ürkmüştüm. Çünkü bu eşsiz romanı Tomris Uyar’ın çevirisinden okumuştum. Sonra, Özdemir’in çevirisini okumaya başlayınca, daha ilk cümlede önemli bir ayrım çıktı karşıma. Bütün romanın anlatımını değiştirebilecek bir ayrım. Bence tartışılmaya değer.
‘Kendine Ait Bir Oda’yı yıllar önce başka bir çeviriden okumuş, pek tadına varamamış, bulanık sularda gezinmiştim. Şimdiyse eser pırıl pırıl görünüyor, dupduru, alabildiğine açık seçik. Bir kez daha ‘çevirinin önemi’ karşımıza çıkıyor.
Ama bambaşka bir sorun da karşıma çıktı. Kadının edebiyatla, yazıyla çiziyle özgürce uğraşmasını dileyen Virginia Woolf, bir ara şöyle diyor:
“Sizlere ancak önemsiz sayılacak bir hususta fikir verebilirdim – bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.”
1928’e varan süreçte, kadın kurmaca yazarlarının çileli yaşamlarını, sarp yollarını söylüyor bir bakıma. Bense yakın dönem edebiyatımızın, Türk edebiyatının çilekeşlerini düşündüm. Kadınların yanı sıra erkekler. Hatta erkek yazarlar sayıca daha kalabalık. Üstelik yıllar 1928 falan değil, 70’lere, 80’lere uzanıyor. Bugüne uzanıyor.
‘Handan’ 1912 tarihlidir. O çağda bir kadın yazarın kaleminden çıktığına inanılamayacak kadar cesur bir roman. Ufak tefek skandallar kopmuş ama, Halide Edib Hanım yolunda yürüyüp gitmiş. Pek parası yokmuş, ne var ki kendine ait bir odası olduğunu anılarından, ‘Mor Salkımlı Ev’den öğreniyoruz.
Çeyrek yüzyıl sonra Kemal Tahir, Orhan Kemal , A. Kadir, adsız sansız ötekiler, hiçbirinin parası yok, kendilerine ait odaları yok, cezaevindeler.
Tanıdığım şairler, hikâyeciler, bir ikisi dışında romancılar bir ömür boyu edebiyatla geçim sağlayamadılar. Behçet Necatigil öğretmendi. Edip Cansever babadan kalma antikacılığı sürdürüyordu. Vedat Günyol, Rauf Mutluay öğretmenim oldular. Kemal Tair ‘Devlet Ana’ya kadar takma adla romanları, hatta Mayk Hammer’ler yazdı. Dağlarca’nın kitabevi vardı. Oktay Rifat Devlet Demiryolları’nda avukattı. Örnekleri istediğinizce çoğaltabilirim. Demek, coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre koşullar adamakıllı değişiyor.
Virginia Woolf yazmak dediğimiz edimin ıcığını cıcığını deşiyor. Başarıya giden yolda, yazarın, hiç değilse geçinecek kadar para kazanmasını zorunlu görüyor. Sonra tabii kendine ait bir oda. Brontë Kardeşler’in serüvenini deşerken bu soydan kaygıları büsbütün gözler önüne seriliyor:
“(...) hem de bu kadınlar, o saygıdeğer evde bütün ailenin oturduğu odada, ‘Uğultulu Tepeler’ ya da ‘Jane Eyre’i yazmak için her seferinde birkaç tabakadan fazla kâğıt alamayacak kadar yoksuldular.”
77. sayfadan alıntı. Bu kez de yazmak nasıl engelleneez bir dürtüdür diye düşündüm, durdurulamaz, frenlenemez.
Emily Brontë ‘Uğultulu Tepeler’in ne kadar çok sevildiğini hiçbir zaman göremedi. Belki bu sevgiyi düşlemedi bile. Ama yazdı.
Virginia Woolf’a gelince, çıldırıya varan bunalımlara rağmen yazdı. Daha güvençli, özgüvenli olduğu halde, yazdıklarından hep endişe duydu. Yirminci yüzyılın en büyük romancılarından biri bugün. Büyüklüğün pahasını canına kıyışla ödedi.
İlknur Özdemir’in çevirisinden ‘Kendine Ait Bir Oda’yı mutlaka okuyun. ‘Gerçek’ yazarlığın hangi sancılardan geçtiğine tanık olacaksınız.
Selim İleri
Radikal Kitap
MEVLANA AYI
Nisan ayını ” Mevlana Ayı “ ilan ettim . Onu sadece Şeb-i Aruz da hatırlayanlara inat kendi kişisel takvimimin yeni bir yılı karşıladığı bahar aylarını özellikle seçtim. Onu ağaçlarda çiçeklenen yaprakların müjdesinin ruhuma vurduğu akislerle karşılamak istedim… Dünyanın düğününe şahitlik ederken yanımda olsun , kokusu baharın kokusuna karışsın , o kimsenin duymadığı sözlerini sadece bana fısıldasın istedim. Aynı zamanda hayata dair kırılan ümitlerime ilaç olsun , sabrıyla , hoşgörüsüyle , yumuşak başlılığıyla insanca bozulan ayarımı tamire vesile olsun istedim.Hatta istemek arzumu törpülesin , istememeyi dilemeyi öğretsin ... Ve konusu Mevlana Celaleddin Rumi olan üç kitabı ardı ardına , büyük bir heyecanla okudum .
Okuduğum kitaplar Rumi ve Şems ekseninde dönen , onların hayat hikayesini konu alan üç romandı . Sırayla Okay Tiryakioğlu ‘ dan “ Mevlana “ , Sinan Yağmur ‘ dan “ Aşkın Gözyaşları 1 “ , Ahmet Ümit ‘ den “ Bab-ı Esrar “ . Bu üç kitaptan kısaca bahsetmek istiyorum . Hem blogu takip eden okurların da okuduğumuz kitaplarla ilgili yorum beklentileri olduğunu biliyorum ve bu kitaplar başlangıç olsun diye ümit ediyorum.
İlk kitap Tiryakioğlu ‘ dan “ Mevlana “ yazarın tarzına uygun olarak tarihsel bir sürecin anlatımı olarak romanlaştırılmış . Rumi ‘ nin babası Bahaeddin Veled ‘ in Belh ‘ den ayrılışı ve o zamanlar henüz çocuk olan Mevlana ‘ nın Konya ‘ ya geliş hikayesini öğreniyoruz . Sonrasında Şems ‘ in Konya ‘ ya gelişi ve Mevlana ‘ nın şairlerin piri olma hikayesi . Roman sade bir dille yazılmış ve vakalar çoğunlukla Mevlana ‘nın müridlerinin Belh dergahındaki dostlarıyla yaptığı mektuplaşmalar üzerinden anlatılıyor . Bu şekilde yazar devrin hem Anadolu döneminde ki siyasi ve dini hayatına ışık tutmuş oluyor hem de Afganistan ve İslam dünyasına etkilerini yansıtıyor. Sade anlatımıyla kitabı tarihi roman olarak adlandırmak mümkün.
İkinci kitap Sinan Yağmur ‘ dan “ Aşkın Gözyaşları 1 “ , diğer adıyla Tebrizli Şems iki denizin kavuşma hikayesini anlatıyor . Önsöz de bizi yazarın Mevlana ve Şems hakkında daha önce yazılan romanlarla ilgili sitemleri karşılıyor . Özellikle Elif Şafak ‘ ın 40 kuralının Şems ‘ i yanlış anlattığı ve Kimya Hatun ‘ un yanlış aksettirildiği yönünde eleştirilerini görüyoruz . Yazar bu şekilde kitabın gerçeklere bağlı kalınarak yazıldığı mesajını bize daha başlangıçta vermiş oluyor . Kitabın özellikle Şems ile ilgili kısımlarında Şems ‘ i Tebrizi ‘ nin kendi eseri olan Makalat’ tan alıntılarla yazılmış. Yine anlatımda tarihsel sıraya uygun gidilen sade bir üslup tercih edilmiş.
Üçüncü kitap Ahmet Ümit ‘ den “ Bab-ı Esrar “ ise mistik ve polisiye öğeler içeren bir kurgu roman . Hikaye günümüzde geçiyor ve baş karakter babası Konya ‘ lı annesi bir İngiliz olan ve İngiltere ‘ de doğup büyüyen bir sigortacı Karen Kimya . Babası Poyraz (dergahta yetişmiş bir sufi ) tarafından daha çocukken terk edilen Karen iş sebebiyle Konya ‘ ya gelmek zorunda kalıyor ve bundan sonra hikaye karakterin Şems ile mistik bir bağlantı kurmasıyla devam ediyor . Yine iki denizin buluşması , Kimya Hatun ‘ un ve Şems’ in ölümleri Şems ‘ in gözünden okuyucuya aktarılıyor. Mistik öğelerin ön plana çıktığı bir hikayeye polisiye unsurları da ekleyen yazar , bugüne kadar Mevlana Şems ilişkisi ile ilgili kafalarda soru yaratan tüm konuları da irdeliyor ve farklı bakış açılarını okuyucusuyla paylaşıyor . Özetle başarılı bir kurgu roman .
Mevlana Celaleddin Rumi ‘ yi kitaplardan okuyup anlama çalışmamıza Şems ‘ in gönlü razı olmazdı sanırım . O ki Mevlana ‘ ya kitaplarını atmasını hakikati onlarda bulamayacağını salık vermişti . Ama biz kitaplarla ve Rumi ile olan ilişkimize kendi eseri “Mesnevi “ ile devam edeceğiz . Belki devrin hakikati kitaplarda gizlidir…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







