Aziz Nesin'in Gözünden Sanat


 Mizahçıların pek hoşsohbet, güleryüzlü, şakacı olduğu yanılsaması yalnız bizde mi yaygındır bilemiyorum. Ama tanıdığım bütün mizahçıların alabildiğine ciddi hatta nobran olduğunu söyleyebilirim. Kuşkusuz bunların başında Aziz Nesin gelir. (Oğuz Aral da ondan geri kalmaz, ama yeri değil). Aziz Nesin’in olaylara nasıl acımasızca irdeleyerek yaklaştığını görmek için onun düz yazılarını okumak yeterlidir.
Nesin Yayınevi, Aziz Nesin’in gazeteler, paneller, sempozyumlar için yazdığı, bir bölümü gazetelerde bir bölümü dosyalarda kalmış makale ve bildirilerini ‘Sanat Yazıları’ adıyla yayımladı. Kitabı yayına hazırlayan, dosyalardaki el yazısı metinleri eski yazıdan çevirenler Esin Pervane ve Salih Bora. Kitabın sonunda bir dizinle birlikte Aziz Nesin’in kendine özgü imla kuralları (yazıyla gösterilen her sayı bitişik, vb.) yer almış.
‘Sanat Yazıları’; Tiyatro Yazıları, Sinema Yazıları, Şiir Yazıları, Karikatür Yazıları, Kültür Yazıları olarak bölümlenmiş. Kitapta en geniş yer, tiyatroyu odak olan yazılara ayrılmış. Çünkü Nesin yalnız Türk tiyatrosunu irdelemiyor, kendi oyunlarını, kimi zaman oyunlarını da irdeliyor, oynanış serüvenini de anlatıyor. Bence Aziz Nesin’in asıl tutkusu tiyatro. Yazarlığının üstünde durulması, ciddiye alınması gerekli bir yanı da insan ilişkilerini mercek altına aldığı oyunlar: Tut Elimden Rovni, Bir Şey Yap Met, Çiçu...
 
Türk tiyatrosuna genel bir bakış

Aziz Nesin 1982’de Şam’da düzenlenen Asya Afrika Tiyatro Sempozyumu için kaleme aldığı “Türk Tiyatrosuna Genel Bir Bakış” başlıklı makalede “ Türkiye ’de siyasal değişimlerle her türden sanatın başlaması, sanat akımlarının ortaya çıkması ve gelişmesi arasında”ki paralellik ve bağları örnekliyor. Bunu yaparken 1839’daki Tanzimat-ı Hayriye’yle Batı/burjuva uygarlığı etkisine olduğu gibi Batı’nın sömürü alanına da girildiğini de gözden kaçırmıyor. Söz günümüzün tartışılan ödenekli tiyatrolarına uzanıyor elbet: “ Türkiye ’de ilk ödenekli tiyatro olan Darülbedayi-i Osmanî 1914 yılında kuruluyor, sonradan Darülbedayi ve çok daha sonra da İstanbul Belediyesine bağlı Şehir Tiyatrosu adını alıyor.” Aziz Nesin, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra hem ödenekli hem özel tiyatro sayısının arttığı dönemi de anlatıyor: “Türkiye 1960 yılı 27 Mayıs’ında bir siyasal değişim daha geçirdi ve sosyal devlet esasına göre yeni bir anayasa yapıldı. Bu 60’lı yıllar Türk tiyatrosunun en parlak dönemidir, İstanbul ’da Şehir Tiyatrolarının sayısı yediye ulaşmış, salt İstanbul ’da sayıları otuza varan özel tiyatrolar kurulmuş, Devlet Tiyatrosu Ankara’daki beş tiyatrosundan başka kimi illerde de tiyatrolar açmış, kısacası büyük bir tiyatro patlaması olmuştur.” Ne var ki bu dönemde de tiyatro saldırıya uğramaktadır: 1964 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Bertolt Brecht’in Sezuanın İyi insanı adlı oyunu büyük başarıyla oynanmaktayken “Komünizm propagandası yapılıyor” diyerek birtakım bağnazlar tiyatroyu basarak oyunculara saldırmışlar, camları, koltukları kırmışlar, oyunu durdurmuşlardır.”
Aziz Nesin 1980’lerdeki durumu şöyle özetliyor: “Türk tiyatrosundaki bu büyük açılım ve gelişme, 70’li yıllardan bu yana durmuş, hatta gerileme başlamıştır. Bunun pekçok siyasal ve toplumsal nedenleri vardır.
Türkiye’de tiyatronun bugünkü durumunu özetlersek: 60’lı yıllara göre seyircinin tiyatroya ilgisi çok azalmıştır. Pekçok tiyatro kapanmıştır. Buna karşılık ticari amacı ağır basan tiyatrolar, çalgılı oyun oynayan tiyatro sayısı artmıştır.” Artık ne Aziz Nesin’in 1964’te saptadığı Gençlik Tiyatroları vardır ne de 1952’de başlayan 12 yılda gelenekselleşen Uluslar Arası Tiyatro Şenlikleri. Üstelik “okulların ve sendikaların ve kimi kuruluşların amatör tiyatro çalışmaları da çok azalmıştır.”

‘Bay Sansür’ün kararı

Aziz Nesin eski kitap satıcılarından birinde üzerinde “oynanabilir” , “oynanamaz” notları ve damgalar olan piyesler bulmuş. Çoğunun sayfaları bile kesilmemiş bu kitaplar için nasıl yargı verilmiş acaba? Koklayarak mı? Yazar denetimden geçirilen kitapların pazara düşmesiyle de sansürle de alay ediyor.
Aziz Nesin, ‘Sanat Yazıları’nda sanat kurumlarının tarihçesini özetliyor. İşçi tiyatroları, sokak tiyatroları gibi uzun süredir unuttuğumuz tiyatro türlerinin hangi gereksinmeden doğduğunu da irdeliyor.
Sanata önem veren devlet adamlarının daha doğrusu sanatla uğraşan yöneticilerin başarılı olduğunu örnekliyor: “Sanatçı olan kişilerin yönetici olduklarında ne yararlı kültür işlerini başarabileceklerini gösteren, Türk tiyatro tarihinde iki örnek olay vardır. Bu örnek iki kişi, Adana valiliği yapan şair Ziya Paşa ile Bursa valiliği yapan Ahmet Vefik Paşa’dır.
1877 yılında Suriye valiliği de yapmış olan Ziya Paşa, 1887 yılında Adana valisi olunca bu kente güzel bir tiyatro yapısı kurdurmuş ve İstanbul ’dan getirttiği topluluğa burda oyunlar oynatmıştır. Kendisi de Moliere’den Tartuffe’ü koşuk (manzum) olarak çevirmiştir ki bu Türkçe ilk koşuk oyundur. (...) 1879 yılında Bursa valiliğine atanan Ahmet Vefik Paşa da Bursa’da bir tiyatro yapısı kurmuş, Moliere’in onaltı oyununu büyük başarıyla Türkçe’ye uyarlamıştır.”
Ne var ki dönemin yöneticileri, tiyatro ile ilgilenmeyi suç saymışlar: “Bu büyük kültür hizmetleri yüzünden Ahmet Vefik Paşa kovuşturmaya uğramıştır. Bu kovuşturma için düzenlenen yazanakta (raporda) gösterilen suçları şunlardır: Valiliğe atandığından bu görevden atılıncaya dek tiyatroyla uğraşmış olmak, tiyatro biletlerini il basımevinde bastırmak, valilik niteliğine yakışmayacak davranışla oyunların provalarında bulunmak.”

Bu olay tam Aziz Nesin’lik
 
Sanat Yazıları’nı anlatırken daha çok tiyatro yazıları üzerinde durdum. Çünkü Aziz Nesin de bu yazılarında sözü çoğunlukla tiyatroya getiriyor. Festivallerle ilgili bir yazısında kalabalıkların kültür araçlarıyla ilişki kurmadıkça bu aletlere düşman olacaklarını, onlara zarar vereceklerini açıklarken de . Halkın kendini tiyatronun, sinemanın, müzik salonunun, parkların sahibi sayması nasıl gerçekleşir? Bu soruyu hem bireylerin hem yerel yönetim yöneticilerinin kendine sorması gerekir. Yanıt elbet bu alanları kullanmasıyladır. Sokakları düzgün olmayan bir şehre tiyatroyu çok görmeden önce bu düşünülmeli.
Sözü Aziz Nesin’in yargısıyla bağlayalım: “Birey için ‘Önce ekmek mi tiyatro mu ?’ sorunu vardır. Ama toplum için böyle bir sorun yoktur. Yurttaşa, ekmek ya da tiyatrodan birine öncelik tanımadan, her ikisi birden, aynı zamanda gereklidir.”

SANAT YAZILARI
Aziz Nesin
Nesin Yayınevi
2012, 527 sayfa, 29 TL.
Radikal Kitap - SENNUR

ÖZEL BİR KOLEKSİYONDAN "NADİR KİTAPLAR" MÜZAYEDESİ

Alif Art Antikacılık A.Ş. tarafından 6 Mayıs 2012 Pazar günü, saat 12.00'de Esma Sultan Yalısı'nda gerçekleştirilecek olan, "Özel Bir Koleksiyondan Nadir Kitaplar Müzayedesi", Türkiye'de bugüne kadar düzenlenen en kapsamlı antika kitap müzayedesi. 343 lotta toplam 1045 kitap, iki klasör hisse senedi ve 18 harita meraklılarının ilgisine sunulacak. Çoğunluğu Osmanlı dönemi ile ilgili gravür ve haritalarla zenginleştirilen tarih, sanat, kültür, seyahatname ve hatırat türündeki oryantalist kitapların en eskisi 1543 yılından kalma ve 12 Osmanlı sultanını anlatan "Veit Traut". Müzayedenin en nadiri ise dünyanın hiçbir kütüphanesinde örneği bulunmayan, dört metre uzunluğundaki "Gudenus Panoraması"nın kitap halinde özgün şekilde muhafaza edilmiş olan nüshası...

Yazarı tarafından saray için özel olarak yaptırılan cildinde ve takdim mektubu eşliğinde son Hannover Kralına sunulan mimari kitabı, Jüstinyen dönemi İstanbul'unu anlatan dünyada başka bir örneği olmayan yazma kitap, Armalı Saray cildinde muhafaza edilen el yapımı İstanbul ve Çanakkale haritaları, Zonaro'nun resimlerinden oluşan ve sadece 300 adet basılan "Dersaadet" isimli kitap müzayedenin öne çıkan eserleridir. Türkiye tarihinde sanat, mimari, tıp, ulaşım, ekonomi, hukuk, diplomasi, gayrimüslimler, giyim-kuşam tarihi, yeme-içme kültürü, misyonerlik, tasavvuf, arkeoloji, Osmanlı harem hayatı, atlas ve ansiklopediler, erotizm, halk folkloru, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları gibi konularda yazılmış, bazıları yazarları tarafından imzalanmış eserler gerek enderlikleri, gerekse cilt güzellikleri ile yoğun talep görecek ve büyük çekişmelere sahne olacaktır.

Müzayedeye giren tüm eserleri içeren kataloga www.alifart.com adresinden ulaşılabilir.

Kitap meraklıları müzayedeye herhangi bir ücret ödemeden katılabilecek ve kişisel bilgilerini kayıt masasına kayıt ettirdikten sonra alacakları bayraklarla pey arttırımında bulunabilecekler.

Çevirinin Önemi

‘Kendine Ait Bir Oda’ beş-altı yıl sonra 90 yaşında olacak. Virginia Woolf bu eserinin çekirdeğini, 1928 yılında Cambridge Üniversitesi’nde bir konuşma olarak var etmiş. ‘Kendine Ait Bir Oda’ yayımlandığı günden beri ilgi devşirmeye devam ediyor.

‘Kendine Ait Bir Oda’yı bu kez İlknur Özdemir çevirmiş dilimize; Türkçe açısından kusursuz bir çeviri, hayranlık duyarak okuyorum.

Öyle anlaşılıyor ki, Kırmızı Kedi Yayınevi Virginia Woolf külliyatına yol almakta. İlknur Özdemir, ‘Mrs Dalloway’i de Kırmızı Kedi için çevirmişti. Biraz ürkmüştüm. Çünkü bu eşsiz romanı Tomris Uyar’ın çevirisinden okumuştum. Sonra, Özdemir’in çevirisini okumaya başlayınca, daha ilk cümlede önemli bir ayrım çıktı karşıma. Bütün romanın anlatımını değiştirebilecek bir ayrım. Bence tartışılmaya değer.

‘Kendine Ait Bir Oda’yı yıllar önce başka bir çeviriden okumuş, pek tadına varamamış, bulanık sularda gezinmiştim. Şimdiyse eser pırıl pırıl görünüyor, dupduru, alabildiğine açık seçik. Bir kez daha ‘çevirinin önemi’ karşımıza çıkıyor.

Ama bambaşka bir sorun da karşıma çıktı. Kadının edebiyatla, yazıyla çiziyle özgürce uğraşmasını dileyen Virginia Woolf, bir ara şöyle diyor:
“Sizlere ancak önemsiz sayılacak bir hususta fikir verebilirdim – bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.”

1928’e varan süreçte, kadın kurmaca yazarlarının çileli yaşamlarını, sarp yollarını söylüyor bir bakıma. Bense yakın dönem edebiyatımızın, Türk edebiyatının çilekeşlerini düşündüm. Kadınların yanı sıra erkekler. Hatta erkek yazarlar sayıca daha kalabalık. Üstelik yıllar 1928 falan değil, 70’lere, 80’lere uzanıyor. Bugüne uzanıyor.

‘Handan’ 1912 tarihlidir. O çağda bir kadın yazarın kaleminden çıktığına inanılamayacak kadar cesur bir roman. Ufak tefek skandallar kopmuş ama, Halide Edib Hanım yolunda yürüyüp gitmiş. Pek parası yokmuş, ne var ki kendine ait bir odası olduğunu anılarından, ‘Mor Salkımlı Ev’den öğreniyoruz.
Çeyrek yüzyıl sonra Kemal Tahir, Orhan Kemal , A. Kadir, adsız sansız ötekiler, hiçbirinin parası yok, kendilerine ait odaları yok, cezaevindeler.

Tanıdığım şairler, hikâyeciler, bir ikisi dışında romancılar bir ömür boyu edebiyatla geçim sağlayamadılar. Behçet Necatigil öğretmendi. Edip Cansever babadan kalma antikacılığı sürdürüyordu. Vedat Günyol, Rauf Mutluay öğretmenim oldular. Kemal Tair ‘Devlet Ana’ya kadar takma adla romanları, hatta Mayk Hammer’ler yazdı. Dağlarca’nın kitabevi vardı. Oktay Rifat Devlet Demiryolları’nda avukattı. Örnekleri istediğinizce çoğaltabilirim. Demek, coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre koşullar adamakıllı değişiyor.

Virginia Woolf yazmak dediğimiz edimin ıcığını cıcığını deşiyor. Başarıya giden yolda, yazarın, hiç değilse geçinecek kadar para kazanmasını zorunlu görüyor. Sonra tabii kendine ait bir oda. Brontë Kardeşler’in serüvenini deşerken bu soydan kaygıları büsbütün gözler önüne seriliyor:
“(...) hem de bu kadınlar, o saygıdeğer evde bütün ailenin oturduğu odada, ‘Uğultulu Tepeler’ ya da ‘Jane Eyre’i yazmak için her seferinde birkaç tabakadan fazla kâğıt alamayacak kadar yoksuldular.”
77. sayfadan alıntı. Bu kez de yazmak nasıl engelleneez bir dürtüdür diye düşündüm, durdurulamaz, frenlenemez.

Emily Brontë ‘Uğultulu Tepeler’in ne kadar çok sevildiğini hiçbir zaman göremedi. Belki bu sevgiyi düşlemedi bile. Ama yazdı.

Virginia Woolf’a gelince, çıldırıya varan bunalımlara rağmen yazdı. Daha güvençli, özgüvenli olduğu halde, yazdıklarından hep endişe duydu. Yirminci yüzyılın en büyük romancılarından biri bugün. Büyüklüğün pahasını canına kıyışla ödedi.

İlknur Özdemir’in çevirisinden ‘Kendine Ait Bir Oda’yı mutlaka okuyun. ‘Gerçek’ yazarlığın hangi sancılardan geçtiğine tanık olacaksınız.

Selim İleri
Radikal Kitap

MEVLANA AYI




Nisan ayını ” Mevlana Ayı “ ilan ettim . Onu sadece Şeb-i Aruz da hatırlayanlara inat kendi kişisel takvimimin yeni bir yılı karşıladığı bahar aylarını özellikle seçtim. Onu ağaçlarda çiçeklenen yaprakların müjdesinin ruhuma vurduğu akislerle karşılamak istedim… Dünyanın düğününe şahitlik ederken yanımda olsun , kokusu baharın kokusuna karışsın , o kimsenin duymadığı sözlerini sadece bana fısıldasın istedim. Aynı zamanda hayata dair kırılan ümitlerime ilaç olsun , sabrıyla , hoşgörüsüyle , yumuşak başlılığıyla insanca bozulan ayarımı tamire vesile olsun istedim.Hatta istemek arzumu törpülesin , istememeyi dilemeyi öğretsin ...  Ve konusu Mevlana Celaleddin Rumi olan üç kitabı ardı ardına , büyük bir heyecanla okudum .

Okuduğum kitaplar Rumi ve Şems ekseninde dönen , onların hayat hikayesini konu alan üç romandı . Sırayla Okay Tiryakioğlu ‘ dan “ Mevlana “ , Sinan Yağmur ‘ dan “ Aşkın Gözyaşları 1 “ , Ahmet Ümit ‘ den “ Bab-ı Esrar “ . Bu üç kitaptan kısaca bahsetmek istiyorum . Hem blogu takip eden okurların da okuduğumuz kitaplarla ilgili yorum beklentileri olduğunu biliyorum ve bu kitaplar başlangıç olsun diye ümit ediyorum.

İlk kitap Tiryakioğlu ‘ dan “ Mevlana “ yazarın tarzına uygun olarak tarihsel bir sürecin anlatımı olarak romanlaştırılmış . Rumi ‘ nin  babası Bahaeddin Veled ‘ in Belh ‘ den ayrılışı ve o zamanlar henüz çocuk olan Mevlana ‘ nın Konya ‘ ya geliş hikayesini öğreniyoruz . Sonrasında Şems ‘ in Konya ‘ ya gelişi ve Mevlana ‘ nın şairlerin piri olma hikayesi . Roman sade bir dille yazılmış ve vakalar çoğunlukla Mevlana ‘nın müridlerinin Belh dergahındaki dostlarıyla yaptığı mektuplaşmalar üzerinden anlatılıyor . Bu şekilde yazar devrin hem Anadolu döneminde ki siyasi ve dini hayatına ışık tutmuş oluyor hem de Afganistan ve İslam dünyasına etkilerini yansıtıyor. Sade anlatımıyla kitabı tarihi roman olarak adlandırmak mümkün.

İkinci kitap  Sinan Yağmur ‘ dan “ Aşkın Gözyaşları 1 “ , diğer adıyla Tebrizli Şems  iki denizin kavuşma hikayesini anlatıyor . Önsöz de bizi yazarın Mevlana ve Şems hakkında daha önce yazılan romanlarla ilgili sitemleri karşılıyor . Özellikle Elif Şafak ‘ ın 40 kuralının Şems ‘ i yanlış anlattığı ve Kimya Hatun ‘ un yanlış aksettirildiği  yönünde eleştirilerini görüyoruz . Yazar bu şekilde kitabın gerçeklere bağlı kalınarak yazıldığı mesajını bize daha başlangıçta vermiş oluyor . Kitabın özellikle Şems ile ilgili kısımlarında Şems ‘ i Tebrizi ‘ nin kendi eseri olan Makalat’ tan alıntılarla yazılmış.  Yine anlatımda tarihsel sıraya uygun gidilen sade bir üslup tercih edilmiş.

Üçüncü kitap Ahmet Ümit ‘ den “ Bab-ı Esrar “ ise mistik ve polisiye öğeler içeren bir kurgu roman . Hikaye günümüzde geçiyor ve baş karakter  babası Konya ‘ lı annesi bir İngiliz olan ve İngiltere ‘ de doğup büyüyen bir sigortacı Karen Kimya . Babası Poyraz (dergahta yetişmiş bir sufi ) tarafından daha çocukken terk edilen Karen iş sebebiyle Konya ‘ ya gelmek zorunda kalıyor ve bundan sonra  hikaye karakterin Şems  ile  mistik bir bağlantı kurmasıyla devam ediyor . Yine iki denizin buluşması , Kimya Hatun ‘ un ve Şems’ in ölümleri Şems ‘ in gözünden  okuyucuya aktarılıyor. Mistik öğelerin ön plana çıktığı bir hikayeye  polisiye unsurları da ekleyen yazar , bugüne kadar Mevlana Şems ilişkisi ile ilgili kafalarda soru yaratan tüm konuları da irdeliyor ve farklı bakış açılarını okuyucusuyla paylaşıyor . Özetle başarılı bir kurgu roman . 

Mevlana Celaleddin Rumi ‘ yi kitaplardan okuyup anlama çalışmamıza Şems ‘ in gönlü razı olmazdı sanırım . O ki Mevlana ‘ ya kitaplarını atmasını hakikati onlarda bulamayacağını salık vermişti . Ama biz kitaplarla ve Rumi ile olan ilişkimize kendi eseri “Mesnevi “ ile devam edeceğiz . Belki devrin hakikati kitaplarda gizlidir…

Bir Çeviri Sanatçısı



Orijinali yabancı dil ile yazılmış bir kitabı okurken yazarın ve ait olduğu kültürün anlaşılmasını sağlayan, aralara ayna düzenekleri kuran kişi çevirmen.Berbat çeviriler yüzünden kaç harika heves sönüp gitti.Zevk alınası,yaşanılası kaç kitap maymun oldu.Benim gibi bir kitabı ne olursa olsun bitirme takıntılı kaç kişi için zevk eziyete dönüştü.Çevirmen gerçekten iyi olmalı.Öyle ki biz kitabın orjinal dilinin farklı olduğunu ara ara unutalım.

Kardeşim sayesinde tanıştığım Roza Hakmen yaptığı işin hakkını veren, çoğu insanın bir kitabı okumak için ismini referans kabul ettiği bir çevirmen.
Kendimin de bizzat "Evlilik - Sergio Pitol " çevirisini okuma şansım oldu.Yazının akışından ve çevirideki sadelikten kitabı kolayca ve sıkılmadan okudum.Bence de övüldüğü kadar var.Kitaba değil de çeviriye hayran olabiliyorsunuz bazen.
Roza Hakmen 'in çevirilerinden bazıları :

• De Profundis (Oscar Wilde)
• Bütün Masallar, Bütün Öyküler (Oscar Wilde)
• Bir Elin Sesi Var (Anthony Burgess)
• Matmazel Christina (Mircea Eliade)
• Don Kişot (Miguel de Cervantes)
• Kayıp Zamanın İzinde (Marcel Proust)
• Cennet Dolmuşu (E.M. Forster)
• Kader (Tim Parks)
• Europa (Tim Parks)
• Kanlı Düğün (Federico Garcia Lorca)
• Gizli Güç (Louis Couperus)
• Vampirle Görüşme (Anne Rice)
• Müze Bekçisi (Howard Norman)
• Özgürlük Korkusu (Eric Fromm)

Cervantes - Don Kişot'u orjinal dilinden(İspanyolca) tam metin olarak 9 ayda çevirmiş.

Bu çeviri hakkında Radikal Kitap ta yayınlanan röportaj ;

Roza Hakmen: 'Çevirmek büyük eğlenceydi'
1605'ten bu yana en çok okunan, en çok sevilen, en çok yorumlanan ve yeniden yazılan Don Quijot'u ilk kez yazıldığı dil İspanyolca'dan eksiksiz biçimde Türkçeye çeviren Roza Hakmen'e eseri çevirmenin zor ve eğlenceli taraflarını anlattı.

Don Quijote'u çevirmenin zorlukları nelerdir? 
Çok kısa bir sürede çevirmek zorunda kalmam en büyük zorluktu benim için. Yapı Kredi, kitabı bankanın yeni yıl hediyesi olarak düşünmüştü başta. Az sayıda basılacak, büyük formatta bir kitap olacaktı. Bu nedenle de acele olarak çevirmemi istediler. Dokuz ay gibi kısa bir süre içerisinde çevirdim Don Quijote'yi. Ki bu süre içinde sadece ve sadece bu çeviriyle uğraştım. Fakat çevirirken çok keyif aldım; kitabın kendisi çok keyiflidir. Bugüne kadar yazılmış dünyanın en eğlenceli kitabıdır Don Quijote. Zorluklar da vardı elbette. Dil, bugünkü İspanyolca değil, eski İspanyolca çünkü. 
Çeviriden önce Türkçe olarak okumuş muydunuz eseri? 
Don Quijote'yi Türkçe okumamıştım. Eseri, İspanyolcayı öğrendikten sonra okudum. Çeviriyi yaparken de okumadım. Çünkü daha önce yapılan çeviriler eserin orijinal dili olan İspanyolcadan değil de başka dillerden. Zaten bir dilden bir başka dile çevirirken birçok şey ister istemez değişiyor. Türkçe'deki Don Quijote'lerin büyük çoğunluğu Fransızcadan çevrildi. Fransızlar da esere çok bağlı kalmazlar; biraz kalem oynatırlar, ama ben onlara bakmadım hiç. Kontrol açısından İngilizce çevirisine baktım; ondan yararlandım. 
Çeviriyi yaparken kitabın hangi basımını temel aldınız? 
Biz çeviriyi yaparken Don Quijote'nin ikinci basımını temel aldık; çünkü orijinal kabul edilen baskı odur. Don Quijote üzerine yazılmış çok fazla İspanyolca eserden yararlandım. Don Quijote dünya edebiyatının önemli eserlerinden biri olduğu için hakkında sayısız diyebileceğimiz inceleme var. 
Dil de çok önemli elbette... 
Baştan bir dil tutturmanız gerek elbette. Uygun dili bulduktan sonra pek zorlanmadım. Kitapla, dil konusunda çok da 'kavgamız' olmadı; bir uyum yakaladıktan sonra aktı, gitti.