YEDİNCİ GÜN




Türk Edebiyatının usta kalemlerinden İhsan Oktay Anar, yeni romanı Yedinci Gün'le beş yıl aradan sonra tekrar okurlarıyla buluşuyor.

Her kitabıyla okuru ayrı meselelerin, mesellerin ve hikayelerin içinde gezdiren, ustalıklı dili ve yarattığı atmosferle Türk edebiyatında özgün bir yer edinen İhsan Oktay Anar, bu kez Yedinci Gün adlı romanıyla okur karşısında.

ARKA KAPAK YAZISI
Çizgilerin kürelere, zamanın sonsuzluğa, sonsuzlukların da hayâllere dönüştüğü bir hikâyedir bu. Sıradan insanların sıra dışılığı, bilinen hikâyelerin düşlere dönüşümü, zaafların asîlleşmesi, erdemlerin ardındaki günâhkârlık tüm içtenliğiyle akacak zihinlere. İnsan olmanın en zayıf ve en yüce yanları, bir hikâyenin dokunuşuyla bir kez daha bilinebilir olacak. İhsan Oktay Anar, bu yeni düşüyle sizleri bir kez daha şaşırtacak. Çizgilerde değil kürelerde gezinecek, bilinen zamanların bilinmeyen anlarına yolculuk edeceksiniz. Alışık olmadığınız bu dünyanın kapısından girdiğinizde âşinalık hissedecek, sadeliğin ihtişâmına teslim olmanın rahatlığıyla kendinizi akışta yolculuk ederken bulacaksınız.


Kaynak : SABAH
http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/edebiyat/2012/08/13/ihsan-oktay-anar-yedinci-gunle-geliyor

YENİ ÇIKANLAR

EKOKÖYLER
Jonathan Dawson, çeviren: Deniz Dinçel, Sinek Sekiz Yayınevi, ekoloji, 139 sayfa
Sürdürülebilirlik üzerine çalışan bir çevre aktivisti olan Jonathan Dawson ‘Ekoköyler’de, doğadaki hasarları onarmada yol gösterici olan ekoköyleri kapsamlı bir bakışla ele alıyor. Ekoköy hareketine genel bir bakış getirmesinin yanı sıra, hareketin daha makul, adil, eşitlikçi ve sürdürülebilir bir dünyaya sağlayabileceği katkıları da ortaya koyan Dawson, ekoköylerin neye benzediği, çevre dostu insan yerleşimlerini tasarlamak, yerel ve organik gıdaların üretimi ve işlenmesi konuları ele alıyor. Kitapta ayrıca, ekoköyler hakkında bilgi alınabilecek kitaplar, internet siteleri, video ve DVD gibi kaynaklar da veriliyor.

SİYASAL DÜŞÜNCELER TARİHİ 3
Çetin Yetkin, Gürer Yayınları, siyaset, 415 sayfa
Çetin Yetkin’in, beş cilt olarak planladığı siyasal düşünceler tarihinin elimizdeki üçüncü cildinin konusu, 20. yüzyılın başlarına kadar Batı-Osmanlı düşüncesinde ütopyacılık, sosyalizm, anarşizm, sendikalizm ve bilimsel sosyalizm akımları. Serinin diğer kitaplarında olduğu gibi, siyasal düşünürleri kendi dönemlerinin toplumsal ve ekonomik koşullarında, kendi metinleri ve kitapları temelinde ele alan Yetkin, konuya dair kapsamlı bir bakış açısı sunuyor. İlk önce, söz konusu akımların Batı’daki belli başlı temsilcilerini inceleyen Yetkin, ardından bu akımların Batı-Osmanlı Türk düşüncesindeki yansımalarını değerlendiriyor.

İSTANBUL RUMLARI
yayıma hazırlayan: Foti Benlisoy, Anna Maria Aslanoğlu ve Haris Rigas, istos yayın, inceleme, 272 sayfa
Bir konferansa sunulan tebliğlerden oluşan ‘ İstanbul Rumları’, günümüzde Rumların yaşamakta olduğu sorunları saptıyor ve bunlara ne gibi çözümler getirilebileceğini irdeliyor. Çalışmayı nitelikli kılan hususlardan biri, Rumları “nostalji” penceresinden veya “geçmiş güzel günler” söylemi üzerinden değerlendirmesi değil, onların bugünkü aktüel meselelerinden hareket etmesi. İstanbul Rumlarının eğitim sorunları; İstanbul Rum Ortodoks azınlığın tabi olduğu hukuki rejim; Türkiye ’de Rum mülkleri sorunu; İstanbul Rumlarının mimari mirası ve Türkiye ’de Rum vakıflarının tarihsel ve güncel sorunları, kitapta ele alınan bazı konular.

DARAĞACINA MEKTUPLAR
Serpil Çelenk Güvenç, İmge Kitabevi, mektup, 406 sayfa
Serpil Çelenk Güvenç ‘Darağacına Mektuplar’da, 1971’den itibaren, 12 Mart muhtırası, idam ve infazlarının basında yankılanışını, yani 12 Mart’ta gerçekleşen idam ve katliamların, yerli ve yabancı basındaki yansımalarını sunuyor. Kitap, bir toplumsal bellek çalışması olduğu kadar, basının darbe karşısındaki ibretlik tavrını gözler önüne sermesiyle de dikkat çekiyor diyebiliriz. Zira buradaki belgeler, sağ yayın organları ve yazarlarının tümünün, 12 Mart askeri cuntasından yana tavır aldıkları, Deniz Gezmiş , Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını olumladıkları, idam kararı veren mahkemelere alkış tuttukları görülüyor.

KANDİYE OLAYLARI
Rüştü Çelik, Kitap Yayınevi, tarih, 91 sayfa
Rüştü Çelik ‘Kandiye Olayları’nda, 6-7 Eylül 1898’de yaşanan Girit Kandiye merkezli olayları ele alıyor. Müslüman ahalinin, Girit adasında maruz kaldığı baskı ve saldırılar sonucunda meydana gelen Kandiye olayları, Osmanlı asker ve memurlarının Girit’ten çıkartılmasıyla sonuçlanmış ve 1913 yılında imzalanan Londra Antlaşması ile Osmanlı devleti, Girit üzerindeki haklarından vazgeçtiğini bildirmişti. Kandiye olayları öncesi adadaki durumu değerlendirerek kitabına başlayan Çelik, devamında da, Kandiye olaylarının yaşanmasını, adanın Osmanlı devletinden fiilen kopuşunu ve bunun sonucunda artan Müslüman göçlerini ele alıyor.

KÜRT VATANDAŞ
Hamza Aktan, İletişim Yayınları, siyaset, 196 sayfa
Hamza Aktan, dikkat çekici çalışması ‘Kürt Vatandaş’ta, Kürtlerin Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne sistemle yaşayageldiği anlaşmazlıkları, bunun daha da billurlaştığı son otuz yıldaki göstergeler üzerinden okumaya girişiyor. Devletin, silahlı güçler, valiler ve kaymakamlarla tanzim edilmeye çalışıldığı Kürt coğrafyasında, kendine yetebileceğine inanan bir yeni vatandaşlık algısının gün geçtikçe daha net bir şekilde yerleştiğini söyleyen Aktan, bu çekişmeyi siyasetten popüler kültüre, medyadan eğitime, askeriyeden ülke sınırları dışına, kısacası, toplumsal hayatın farklı katmanlarında, ilgi çekici gözlemlerle saptıyor.

DEMOKRASİ SAVAŞÇILARI OLARAK MARX VE ENGELS
August H. Nimtz, çeviren: Can Saday, Yordam Kitap, siyaset, 446 sayfa

August H. Nimtz elimizdeki kitabında, 20. yüzyılın sonunda dile getirilen, Karl Marx ve Friedrich Engels’in gelecek tasarımları ile siyasî demokrasinin bağdaşmadığı varsayımına cepheden meydan okuyor. Marx ve Engels’in, insanlığın kadim demokrasi mücadelesinde sıçrama dönemi olan 19. yüzyılda demokratik hareketin başkahramanları olduğunu savunan Nimtz, iki ismin, sırf “düşünür” değil, her şeyden önce siyasî eylemci olduğunu ve devrimci bir ortaklık kurduklarını belirtiyor. Nimtz, Marx ve Engels’in 1848-1849 devrimci ayaklanmalarına aktif şekilde katılmalarının, onların demokrasi kavgasına katkıda bulunduğunu da söylüyor.

GÜNEŞSİZ DÜNYA
Murat Tuncel, Altın Bilek Yayınları, öykü, 154 sayfa

Murat Tuncel’in ‘Güneşsiz Dünya’sının ilk baskısı, 12 Eylül darbesinin olanca ağırlığıyla sürdüğü 1987’de yapıldı. Yazar buradaki öykülerinde, darbenin mağduru olmuş karakterlerinin dünyasına iniyor. Tuncel, askeri yönetimin ağır işkencelerinden geçmiş karakterlerinin hikâyesini verirken, acılı bir dönemi, unutulmaya terk edilmesin diye kayda alıyor. Yazar, kitaba adını veren öyküsünde de, bir tutuklunun işkence sonrası baygınlıktan uyanma anına odaklanıyor. Öykünün başkahramanı, ölümden yaşama doğru uyanırken, arkadaşlarını, gördüğü işkenceleri ve hücre sorumlusu gaddar Marşandiz’i yavaş yavaş hatırlayacaktır.

SÜRYANİLER
Mutay Öztemiz, Ayrıntı Yayınları, tarih, 208 sayfa

Mutay Öztemiz elimizdeki çalışmasında, Süryanilerin 2. Abdülhamit’ten günümüze uzanan kapsamlı bir tarihini sunuyor. Süryani adı ve kökeni, Süryanilerin kökenleri, Süryaniler ve din, Süryani Ortodoks Kilisesi’nin oluşumu, Süryanilik ve İslami baskı, misyonerlik, Süryanilerin dilleri, Osmanlı döneminde Süryaniler, 1915 olaylarının Süryani demografisine yansıması, Cumhuriyet Türkiyesi’nin Süryanilere yaklaşımı ve 1980’den günümüze Süryani göçleri, kitapta ele alınan konulardan bazıları. Öztemiz’in çalışmasında ayrıca, Süryani kültüründe aile ve kadın, Süryani eğitimi ve ekonomisi gibi ilgi çekici konular da yer alıyor.

CADI AVI
Devin O’Branagan, çeviren: Taylan Taftaf, DEX Kitap, roman, 386 sayfa

Devin O’Branagan ‘Cadı Avı’nda, gelin olarak gittiği ailenin korkunç geçmişiyle yüzleşen Leigh’in yaşadıklarını anlatıyor. Bir Hawthorne olan Craig’le yıllar önce evlenen Leigh şimdi iki çocuk sahibi bir kadındır. Uzun zamandır mutlu bir evlilik yaşayan Leigh, günün birinde kendisini korkutan olaylara tanık olur. Oğlu belirsiz hayaller görmekte, kızı da sıra dışı beceriler geliştirmektedir. Tam bu esnada, Leigh’in kayınpederi ve kayınbiraderi, beklenmedik bir şekilde hayatlarını kaybeder. Bu olaydan sonra Hawthorne malikanesinde bir araya gelecek olan aile üyeleri, korkutucu geçmişleriyle yüzleşmeye koyulacaktır.

SOFİST
Platon, çeviren: Furkan Akderin, Say Yayınları, felsefe, 135 sayfa

Platon’un yaşlılık dönemi eserlerinden olan ‘Sofist’, filozofun külliyatının metafiziksel ve epistemolojik konuları üzerine yoğunlaşan temel eserlerinden biri. Platon’un ‘Parmenides’, ‘Theaetetos’ ve ‘Devlet Adamı’ isimli üç diyaloguyla ilişkili olan ‘Sofist’, bunlardan özellikle ‘Parmenides’te ortaya konmuş metafiziksel ve epistemolojik güçlüklerin açıklığa kavuşturulmasını amaçlıyor. Diyaloga katılan Theodoros, Sokrates ve Theaetetos gibi karakterler, Platon’un buradaki başlıca amacı olan “varlığın olumsuzlanmasını yokluktan ayırt etmek” ve “doğru ile yanlış yargı” veya “inancı tanımlamak” gibi konuları tartışıyor.

AVM
S. L. Grey, çeviren: Zehra Derya Koç, İthaki Yayınları, roman, 327 sayfa

S. L. Grey, gerilim-korku romanı ‘AVM’de, bir alışveriş merkezinde sıra dışı olaylara tanık olan iki karakterin yaşadıklarını hikâye ediyor. Romanın başkahramanlarından Dan, bir alışveriş merkezindeki kitap mağazasında sıradan bir güne başlarken, çocuk bakıcılığı yapan Rhoda da, biraz dinlenmek amacıyla buraya gelmiştir. Bir süre sonra, Rhoda’nın sorumluluğunu üstlendiği çocuk ortadan kaybolur. Rhoda, çaresiz bir şekilde Dan’den yardım talebinde bulunur. Çocuğu bulmak için alışveriş merkezini aramaya koyulan ikili, çok geçmeden burada sıra dışı olayların yaşandığını ve hayatlarının tehlikede olduğunu keşfeder.

ÖTEKİ DİYAR
Yavuz Çekirge, İmleç Kitap, roman, 304 sayfa

Kendisi de 68 hareketinden olan Yavuz Çekirge, ‘Öteki Diyar’da, kuşağının maruz kaldığı büyük baskıları, dünya yerine, cennet ve cehennemde geçen bir kurguyla anlatıyor. Romanın başkahramanı, siyasal hareketin içinde aktif görevler üstlenmiş Erhan Mert, ajan olarak bilinen Çetin Sarı tarafından, bir öğrenci eyleminde öldürülmüştür. Mert şimdi araftadır ve burada katiliyle hesaplaşmayı, adaletin yerini bulmasını ummaktadır. Fakat ortada bir sorun vardır. Mert de, kendini savunmak amacıyla da olsa birini öldürmüştür. Şimdi, katili Çetin Sarı’nın adaletin önüne çıkması için kendisinin de hesap vermesi gerekmektedir.

DİYARBEKİR MERWANİLERİ
Thomas Ripper, çeviren: Bahar Şahin Fırat, Avesta Yayınları, tarih, 680 sayfa

Thomas Ripper ‘Diyarbekir Merwanileri’nde, 11. yüzyılın en önemli Kürt emirliklerinden olan Merwanilerin kapsamlı bir tarihini sunuyor. Bilindiği gibi Merwani emirliğinin en önemli etkisi, Kürtlerin göçünü batıya yönlendirmesiydi. Zira bu durum, Diyarbakır ’ın Kürt coğrafyasının merkezi haline gelmesini sağlayan başlıca etken. Ripper çalışmasında, bu bölgenin İslami Ortaçağ’daki siyasî ve toplumsal yapısını değerlendiriyor ve ardından Merwani hanedanının ortaya çıkışını, emirliğin yönetimini üstlenmiş belli başlı aktörlerini ve hanedanın bölge çapında önemli bir güç haline gelişini sağlayan belli başlı etkenleri irdeliyor.

PİRO
Suat Gencer, Uğur Tuna Yayınları, şiir, 76 Sayfa

Uğur Tuna Yayınlarından çıkan kitap, Suat Gencer’in 25 şiirinden oluşuyor. Piro, hem ateş hem son çığlık demek... Ama her sayfası özlem kokan ‘Piro’ya, son çığlık demek daha yerinde olur. Kitaba adını veren şiir şöyle: ‘...Deftere kitaba sığmaz hasretim,/ Şimdi,şu anda orada olmak,/ Bir kuş hafifliğinde solmak./ Kendim dağlara,bir kuzu gibi sürüye katmak,/ Yeniden yürümek./ Serçe,güvercin,kuşlarla./ Yeniden uçmak.// Köy sofralarında tereyağı,kaymak,bulgur yemek,/ Babam,dedem,İmam Abes gibi,/ Çok sevdiğim,keşkek,babuko yemek./ Piro senden arzum olur.../Giderken beni de düşün,/ Yüreğimi,yüreğine alda git...’

Kaynak : Radikal Kitap

Kağıttan Kediler

Uyuşamayız , yollarımız ayrı ;
Sen ciğercinin kedisi , ben sokak kedisi ;
Senin yiyeceğin kalaylı kapta ;
Benim ki aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

Orhan Veli



Kedilerin sergermi aşk oldukları mevsimlerde ki nevi ihtiyacatını tatmin için elden geleni diriğ etmezdik. Kanunlarda serdi şita ile ortalık donar iken bu nermin , bu küçük mahluklar kızarlar. Damlarda sevda coşkunlukları , iştiyak vaveylası başlar.

İşte bu mevsimlerde bizim bahçe kapısının önü coşkun aşıklarla dolar . İtalyan sevdakarlarına reşkiaver olacak (serenad ) ' lar ,(senfoni ) ' ler , alafranga gırtlak nağmelerinin envaı işidilir...Meyhaneden avdette semti cananesinden geçen hovardaların naralarına benzeyen taşkınlıklar duyulur .

Hüseyin Rahmi Gürpınar

O Rüyanın Japoncası


Julie Otsuka, Guardian ’ın çok haklı sebeplerden ötürü “kitabın elmas hali” olarak nitelediği ‘Tavan Arasındaki Buda’da, 1900’lerin başlarında Japonya’dan Amerika’ya göç eden, Amerika ’da yaşayan müstakbel kocalarıyla profesyonel bir kurum tarafından fotoğraflar ve mektuplar vasıtasıyla eşlenmiş, bir grup genç kadının çarpıcı hikâyesini anlatıyor. Bu çilekeş ama kanaatkâr kadınların karaya ayak basar basmaz, ellerinde tuttukları fotoğraflardaki yakışıklı kocalarına hiç benzemeyen yün bereli, hırpani, siyah paltolu erkek kalabalığıyla karşılaşmalarıyla başlayan, hayallerindekiyle yakından uzaktan alakası olmayan iç burkucu Amerika maceralarına tanıklık ediyor. Çiftçi kocaları tarafından köle gibi çalıştırılacak, bu uğurda gençlikleri ve güzellikleri vaktinden önce heba olacak, Japonya ’dan kayıtsız işçi olarak ithal edilen kadınlar bunlar… Yoksullar; duvarlarına pasta fotoğrafları kesip asan, beyazlatılmış pirinç çuvallarından perdeler diken, ters çevirdikleri domates sandıklarından Budist dua köşeleri yapan, hasat mevsimi bitince kasabaya gidip kendilerine hediye olarak bir şişe Coca-Cola alan, dilini bilmedikleri bir ülkede “kova”, “paspas”, “süpürge”nin İngilizcesini gayet iyi bilen kadınlar… Buna rağmen şikayet etmeyen, direnmeyen, geride bıraktıkları annelerine “her şey yolunda”, “tarlalarda çalışmayı bıraktık ve kasabada güzel bir eve taşındık”, “artık iç çamaşırı giyiyorum”, “piyano dersleri alıyorum”, “bir yarışmada limonlu mereng tartımla birinci oldum” diyen hüzünlü mektuplar yazan…

Otsuka’nın minimalistik dili
Kitap bir neslin kayıp sesini duyuruyor. Baştan sonra birinci tekil şahsın ağzından, “biz”li cümlelerle kaleme alınmış. Bir kadın korosu sesleniyor sanki tarihin içinden. Her bir kadının tek tek hüznünü ıskalamayan cümleleriyle kolektif bir can acısını resmediyor. Tek ortak noktası Japonya ’dan kalkan bir gemiyle Amerika’ya gelmek olan ve karaya ayak basınca hayatın başka patikalarına sapıp muhtemelen yolları bir daha kesişmeyen kadınların ortak dilini yansıtıyor. Kitap bu özelliğiyle zamanın ve mekanın ötesine geçerek, kurgusal anlamda teknik olarak başarılması epey zor bir şeyin hakkından geliyor ve bunu yaparken –her nasılsa- şiirli dilinden hiçbir şey yitirmiyor. Otsuka’nın minimalistik dili ve bir öykücü olarak maharetleri karşısında diyecek çok fazla söz yok. Hiçbir karakterin diğerinin önüne geçmediği, yine de kalabalığın kolektif tecrübesi içinde adı geçen her bir karakterin biricik hikâyesine ihanet edilmediği bir kitap ‘Tavan Arasındaki Buda’. 



Kitabın konusu kendi ülkesinden kopup diline ve kültürüne ziyadesiyle yabancı olduğu bir ülkeye göç eden kadınlar olduğundan, Otsuka’nın aktardığı öykünün en baskın duygularından birinin dışlanmışlık olması şaşırtıcı değil. Yine kolektif bir ağızdan dökülen “Çoğu bizi fark etmedi bile”, “Bizi komşu olarak istemediler”, “Berberleri saçımızı kesmeyi reddetti”, “Kadınlar tramvayda onlara çok yakın durduğumuzu söyledi”, “Çocukları bize taş attı”, “Garsonlar daima en son bize servis yaptı” gibi cümleler kitapta sıklıkla karşımıza çıkıyor ve göçmen kadınların yabancılık duygusunu güçlü bir şekilde ifade ediyor.
Hikâyenin sonu bir başka kalp kırıklığı. Savaşın patlak vermesiyle Japonların yeni memleketlerinde ‘düşman’ bellenmeleri, casus olduklarından şüphelenilmeleri ve bu yüzden devlet tarafından toplumdan ayıklanmalarıyla, bir kez daha evlerinden ayrılmak zoruna kalıyor göçmen kadınlar. Bir kez daha yola çıkıyorlar. Bu sefer kocalarıyla, çocuklarıyla birlikte… Bazıları ağlayarak, bazıları histerik kahkahalar atarak. Bazıları üstünde en güzel giysileriyle, bazıları elinde ne kaldıysa onu giyerek. Bazıları vazolar dolusu taze orkideyi mutfak masasının üzerine yerleştirerek, bazısı evlerini darmadağın bırakarak. Yola çıkanlardan biri, Haruko, Amerika ’daki evine veda ederken, tavan arasının bir köşesine pirinçten minicik, gülen bir Buda bırakıyor ve -söylenen o ki- o Buda bugün bile gülmeye devam ediyor.

  Melisa Kesmez
  Radikal Kitap

 Tavan Arasındakİ Buda
 Julie Otsuka
 Çeviren: Duygu Akın
 Domingo Yayınevi
 168 sayfa, 18 TL

Aziz Nesin'in Gözünden Sanat


 Mizahçıların pek hoşsohbet, güleryüzlü, şakacı olduğu yanılsaması yalnız bizde mi yaygındır bilemiyorum. Ama tanıdığım bütün mizahçıların alabildiğine ciddi hatta nobran olduğunu söyleyebilirim. Kuşkusuz bunların başında Aziz Nesin gelir. (Oğuz Aral da ondan geri kalmaz, ama yeri değil). Aziz Nesin’in olaylara nasıl acımasızca irdeleyerek yaklaştığını görmek için onun düz yazılarını okumak yeterlidir.
Nesin Yayınevi, Aziz Nesin’in gazeteler, paneller, sempozyumlar için yazdığı, bir bölümü gazetelerde bir bölümü dosyalarda kalmış makale ve bildirilerini ‘Sanat Yazıları’ adıyla yayımladı. Kitabı yayına hazırlayan, dosyalardaki el yazısı metinleri eski yazıdan çevirenler Esin Pervane ve Salih Bora. Kitabın sonunda bir dizinle birlikte Aziz Nesin’in kendine özgü imla kuralları (yazıyla gösterilen her sayı bitişik, vb.) yer almış.
‘Sanat Yazıları’; Tiyatro Yazıları, Sinema Yazıları, Şiir Yazıları, Karikatür Yazıları, Kültür Yazıları olarak bölümlenmiş. Kitapta en geniş yer, tiyatroyu odak olan yazılara ayrılmış. Çünkü Nesin yalnız Türk tiyatrosunu irdelemiyor, kendi oyunlarını, kimi zaman oyunlarını da irdeliyor, oynanış serüvenini de anlatıyor. Bence Aziz Nesin’in asıl tutkusu tiyatro. Yazarlığının üstünde durulması, ciddiye alınması gerekli bir yanı da insan ilişkilerini mercek altına aldığı oyunlar: Tut Elimden Rovni, Bir Şey Yap Met, Çiçu...
 
Türk tiyatrosuna genel bir bakış

Aziz Nesin 1982’de Şam’da düzenlenen Asya Afrika Tiyatro Sempozyumu için kaleme aldığı “Türk Tiyatrosuna Genel Bir Bakış” başlıklı makalede “ Türkiye ’de siyasal değişimlerle her türden sanatın başlaması, sanat akımlarının ortaya çıkması ve gelişmesi arasında”ki paralellik ve bağları örnekliyor. Bunu yaparken 1839’daki Tanzimat-ı Hayriye’yle Batı/burjuva uygarlığı etkisine olduğu gibi Batı’nın sömürü alanına da girildiğini de gözden kaçırmıyor. Söz günümüzün tartışılan ödenekli tiyatrolarına uzanıyor elbet: “ Türkiye ’de ilk ödenekli tiyatro olan Darülbedayi-i Osmanî 1914 yılında kuruluyor, sonradan Darülbedayi ve çok daha sonra da İstanbul Belediyesine bağlı Şehir Tiyatrosu adını alıyor.” Aziz Nesin, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra hem ödenekli hem özel tiyatro sayısının arttığı dönemi de anlatıyor: “Türkiye 1960 yılı 27 Mayıs’ında bir siyasal değişim daha geçirdi ve sosyal devlet esasına göre yeni bir anayasa yapıldı. Bu 60’lı yıllar Türk tiyatrosunun en parlak dönemidir, İstanbul ’da Şehir Tiyatrolarının sayısı yediye ulaşmış, salt İstanbul ’da sayıları otuza varan özel tiyatrolar kurulmuş, Devlet Tiyatrosu Ankara’daki beş tiyatrosundan başka kimi illerde de tiyatrolar açmış, kısacası büyük bir tiyatro patlaması olmuştur.” Ne var ki bu dönemde de tiyatro saldırıya uğramaktadır: 1964 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda Bertolt Brecht’in Sezuanın İyi insanı adlı oyunu büyük başarıyla oynanmaktayken “Komünizm propagandası yapılıyor” diyerek birtakım bağnazlar tiyatroyu basarak oyunculara saldırmışlar, camları, koltukları kırmışlar, oyunu durdurmuşlardır.”
Aziz Nesin 1980’lerdeki durumu şöyle özetliyor: “Türk tiyatrosundaki bu büyük açılım ve gelişme, 70’li yıllardan bu yana durmuş, hatta gerileme başlamıştır. Bunun pekçok siyasal ve toplumsal nedenleri vardır.
Türkiye’de tiyatronun bugünkü durumunu özetlersek: 60’lı yıllara göre seyircinin tiyatroya ilgisi çok azalmıştır. Pekçok tiyatro kapanmıştır. Buna karşılık ticari amacı ağır basan tiyatrolar, çalgılı oyun oynayan tiyatro sayısı artmıştır.” Artık ne Aziz Nesin’in 1964’te saptadığı Gençlik Tiyatroları vardır ne de 1952’de başlayan 12 yılda gelenekselleşen Uluslar Arası Tiyatro Şenlikleri. Üstelik “okulların ve sendikaların ve kimi kuruluşların amatör tiyatro çalışmaları da çok azalmıştır.”

‘Bay Sansür’ün kararı

Aziz Nesin eski kitap satıcılarından birinde üzerinde “oynanabilir” , “oynanamaz” notları ve damgalar olan piyesler bulmuş. Çoğunun sayfaları bile kesilmemiş bu kitaplar için nasıl yargı verilmiş acaba? Koklayarak mı? Yazar denetimden geçirilen kitapların pazara düşmesiyle de sansürle de alay ediyor.
Aziz Nesin, ‘Sanat Yazıları’nda sanat kurumlarının tarihçesini özetliyor. İşçi tiyatroları, sokak tiyatroları gibi uzun süredir unuttuğumuz tiyatro türlerinin hangi gereksinmeden doğduğunu da irdeliyor.
Sanata önem veren devlet adamlarının daha doğrusu sanatla uğraşan yöneticilerin başarılı olduğunu örnekliyor: “Sanatçı olan kişilerin yönetici olduklarında ne yararlı kültür işlerini başarabileceklerini gösteren, Türk tiyatro tarihinde iki örnek olay vardır. Bu örnek iki kişi, Adana valiliği yapan şair Ziya Paşa ile Bursa valiliği yapan Ahmet Vefik Paşa’dır.
1877 yılında Suriye valiliği de yapmış olan Ziya Paşa, 1887 yılında Adana valisi olunca bu kente güzel bir tiyatro yapısı kurdurmuş ve İstanbul ’dan getirttiği topluluğa burda oyunlar oynatmıştır. Kendisi de Moliere’den Tartuffe’ü koşuk (manzum) olarak çevirmiştir ki bu Türkçe ilk koşuk oyundur. (...) 1879 yılında Bursa valiliğine atanan Ahmet Vefik Paşa da Bursa’da bir tiyatro yapısı kurmuş, Moliere’in onaltı oyununu büyük başarıyla Türkçe’ye uyarlamıştır.”
Ne var ki dönemin yöneticileri, tiyatro ile ilgilenmeyi suç saymışlar: “Bu büyük kültür hizmetleri yüzünden Ahmet Vefik Paşa kovuşturmaya uğramıştır. Bu kovuşturma için düzenlenen yazanakta (raporda) gösterilen suçları şunlardır: Valiliğe atandığından bu görevden atılıncaya dek tiyatroyla uğraşmış olmak, tiyatro biletlerini il basımevinde bastırmak, valilik niteliğine yakışmayacak davranışla oyunların provalarında bulunmak.”

Bu olay tam Aziz Nesin’lik
 
Sanat Yazıları’nı anlatırken daha çok tiyatro yazıları üzerinde durdum. Çünkü Aziz Nesin de bu yazılarında sözü çoğunlukla tiyatroya getiriyor. Festivallerle ilgili bir yazısında kalabalıkların kültür araçlarıyla ilişki kurmadıkça bu aletlere düşman olacaklarını, onlara zarar vereceklerini açıklarken de . Halkın kendini tiyatronun, sinemanın, müzik salonunun, parkların sahibi sayması nasıl gerçekleşir? Bu soruyu hem bireylerin hem yerel yönetim yöneticilerinin kendine sorması gerekir. Yanıt elbet bu alanları kullanmasıyladır. Sokakları düzgün olmayan bir şehre tiyatroyu çok görmeden önce bu düşünülmeli.
Sözü Aziz Nesin’in yargısıyla bağlayalım: “Birey için ‘Önce ekmek mi tiyatro mu ?’ sorunu vardır. Ama toplum için böyle bir sorun yoktur. Yurttaşa, ekmek ya da tiyatrodan birine öncelik tanımadan, her ikisi birden, aynı zamanda gereklidir.”

SANAT YAZILARI
Aziz Nesin
Nesin Yayınevi
2012, 527 sayfa, 29 TL.
Radikal Kitap - SENNUR